Derin Uğultu

Geçtiğimiz Cuma gecesi olanlar hakkında hala çok şey yazılıyor, paylaşılıyor. Bakamıyorum. Okuyamıyorum. “Neler oluyor” diye soranlara cevap veremiyorum. Ne yetkinim bu konuda yazacak kadar ne de cesaretli. Ancak kendimi ifade edecek kelimelerim var sanırım…

Cuma gecesi, oğlumun babasında olup benim de boş bir cuma akşamımın olması durumundan faydalanarak uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla buluşmaya karar vermiştim. Olaylar başladığında beraberdik. Sonra arkadaşım, defalarca darbe gören bir ülkenin çocuğu olarak, markete gitmeye karar verdi. Evimden bu kadar uzak, hatta bir Boğaz mesafesi kadar uzak olmak beni çok etkiledi. Kıtalar vardı yuvamla aramızda. Oğlum babaannesindeydi ve çok güvendeydi ama benim içimde bir an evvel yuvama ulaşmak için derin ve inatçı bir istek vardı. Öyle de yapmaya çalıştım. Boğaziçi köprüsüne kadar ulaştım. Orada gördüklerimi anlatamayacağım, zaten benden daha iyi anlatacak insanlar var ve kitlendim. Ne ileriye gidebiliyor, ne geriye dönebiliyordum. Sesler, insanlar, silahlar, yaralananlar, tank, toma ve ambülans arasında benim tek düşündüğüm evim, yuvam idi. Toprağıma ulaşmak istiyordum, köklerinden sökülüp bir kenara atılmış bir ağaç gibi hissediyordum. Geceyi beni o karmaşadan kurtaran, beni gelip alan, arkadaşımın evinde sığınarak geçirdim. Kendimi hiç bir yere ait hissetmediğim çok nadir anlardandı. Sokaktaki birçok insana karşın çok şanslıydım ama ne kadar berbat hissettiğimi anlatamam. Normal davranıp, unutmaya çalışırken kulağım hep dışarıdaydı, havadaki jetler, sela sesleri, cuma gecelerini kutlayan neşeli insan seslerinin yerini alan protesto, silah ve tank sesleri…

Yıllar önce Kudüs’e gitmiştim. Kudüs’teki eski şehir hayatınızda görebileceğiniz en muhteşem yerlerden biri. Doğa güzelliğinden veya arkeolojik değerinden değil. Sokak sokak her dinden insanın kendileri için yuva yaptığı yer. Bir sokak Hristiyanların sokağı, köşeyi döner dönmez bir Yahudi mahallesi, iki sokak ötesi Ortodoks, biraz ötesi Müslüman… Müslüman mahallesinde dolaşırken, turistik eşya satan bir dükkan sahibi ile konuştum. Bir kaç kilometre ötedeki, korunaklı alanlardan; tellerle çevrili yaşam “alanlarından” her sabah dükkanına geliyor, normal bir yaşamın minicik bir kırıntısını yaşayabilmek için dükkanını açıyor, gelen turistlere üç beş parça eşya satmaya çalışıyordu. Ne İsrail vatandaşı idi, ne de Filistin. Vatandaşlığı yoktu. Evinden işine gelip giderken her gün onlarca kontrolden geçiyordu. Pasaportu yoktu. Vatandaşlığı yoktu, vatanı yoktu. Onunla konuşurken ağlamıştım. Vatansız olması beni derinden sarsmıştı. O seyahat dönüşü, benimle beraber seyahat eden kişiyle Türkiye’ye döner dönmez vatan toprağını öpmek istemiştik. Yüreğim Kudüs’te kalmıştı ama şükür ediyordum bu topraklar üzerindeki her anıma.

Cumanın Cumartesiye bağlandığı o gece; arkamdan, sağımdan, solumdan insanlar bayrakları ile köprüye akın ederken, birileri havaya ateş ederken, insanlar gözümün önünde yaralanırken ve en acısı aileler küçücük çocukları ile sokağa “demokrasiyi savunmak” için akarken ben bir an için sadece derin bir uğultu duydum. Boşluğun uğultusu. Vatansız olmanın boşluğu, yersiz, yurtsuz. Bir yere ait olamama. Muhteşem, çok sevdiğim, âşık olduğum İstanbul’da, iki kıtayı birbirine bağlayan o heybetli ve güvenli köprünün dibinde; Doğu ile Batının buluştuğu yerde, evime çok uzaktayken tek düşündüğüm ne kadar vatansız kaldığımdı.

Cuma gecesinden beri bu sesi kafamdan atamıyorum. Ne demokrasi, ne haklar; ne bundan önce olanlar ne de sonra olacaklar… Aklımda hiç bir şey yok, tek bir şey dışında. Kafamın içinde bir uğultu var. Günümü normal geçirmeye çalışsam da, canımdan sevdiğim insanlar için; kendim için yaşamı normalleştirmeye çalışsam da, kafamın içindeki uğultu geçmiyor. Tek başıma kaldığım, kimselerin gözünün içine bakmadığım, kimse ile konuşmadığım anlarda artan bir uğultu.

Boşluğun uğultusu.

Vatansızım…


Bu Yazıya 1 Yorum Yapıldı.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir