Ye(me. Çok kilo aldın), Dua Et(meyi unutma), (Aşkı bulmayı başarırsan) Sev

“Ye, Dua Et, Sev” filmini hatırlıyor musunuz? Kitap’tan bahsedemem, okumadım çünkü ama filmini birkaç kere izledim. İlk izlediğimde sadece bir “kız filmi” olduğu için izlemiştim. İkincisinde Javier Bardem aşkımdan. En son da dün gece izledim çünkü bu aralar bugüne değin hiç yaşamadığım, yeni bir içsel yolculuktayım. Belki çok kalıplaşmış gelecek ama İstanbul’a taşınan yüzlerce başka insan gibi, ben de meditasyona ve yoga’ya başladım. 1 senedir flörtleşiyoruz ama geçtiğimiz ay daha ciddi bir yön verdim yoga’ya. Meditasyon da yapmaya başlamıştım. Zaten inançlı bir insanım; duaya kıymet veren, ramazan oruçlarından ciddi anlamda haz alan, namaz konusunda sadık olmadığım için kendi kendimle kavga eden, kiliselerde huzur bulan ama dinin şu aralar aldığı halden olsa gerek; biraz mesafe koyup Allah ile doğrudan bağlantı kurmaya çalışan biriyim.

Dahası; evrenin gücüne, gezegenlerin yönüne, yer yüzümüzde dolaşan ruhların alemine, dinlemeyi öğrendiğimiz taktirde seslerini duyacağımızdan emin olduğum spritüel öğretmenlere de inanıyorum.

Galiba film konusunda uzaklaştım değil mi?

Benim de bu aralar yoğunlaşan meditasyon merakım sonucunda (ki kendimi açmayı başardığım zaman acayip şeyler yaşıyorum) bir de filme bir daha bakayım, orada nasıl işlenmişti bu konu hatırlayım dedim (eski bir alışkanlık kitap ve film yorumlama, mesleki bir deformasyon).

Hatırlatayım size de… Ana karakterimiz, Elizabeth, yaşam amacını kaybediyor, hissettiği derin mutsuzluk sonunda boşanıyor, bir sevgilisi oluyor ve onun aracılığıyla meditasyon dünyasına adım atıyor ama bu ona yeterli gelmediği için üç ülke arasında bölünmüş, kendini keşfedeceği bir yolculuğa çıkıyor. İlk durağında bedeni ile buluşuyor, yemekle barışıyor. Toplumun kadın bedeni ile ilgili ön yargılarının “canı cehenneme” diyerek, yiyor da yiyor. İkinci durağında ruhu ile buluşuyor ve kendini af etmeyi öğreniyor. En son yolculuğunda ise, zihni ile buluşuyor ve zihnini susturmayı, yüreği ile yaşamayı öğreniyor. Ah tabii…  Aşkı ve seksi de buluyor hem de daş amcamız Javier ile…

E ben de boşandım! Tamam yaşam amacımı kendiliğimden kaybetmemiştim, eski kocam zorla kaybettirmişti ama ben de yaşamımı çok sorguladım hatta hala daha sorguluyorum. Ulan! Ben de istiyorum bırakayım dört ay İtalya, 4 ay çok istediğim Hindistan Pune’deki Aşrama kapanayım, yok Bali de ormanın içinde meditasyon yaparken Javier gelsin beni tekneyle gezmeye götürsün ama yok! Yiyorsa çocuk doğurup yapsana hı Elizabeth! Yapabiliyor musun Elizabeth!

Gerçek hayat böyle değil. Gerçek hayatta iç yolculuğunu en çok para kazandıracak ama sevmediğin işi yaparken karakterinden vazgeçmeyerek, kendini bozmadan yaşıyorsun. İç yolculuğunda Aşram’a kapanmak yok, çocuk uyuduktan sonra 2 arada bir derede kendini merkeze almak, ertesi gün çocuğun beslenme çantasını ne koyacağım diye düşünmemeye çalışırken anda kalırken nefesine odaklanmaktır. Zihni susturmak da, çocuk babada kalırken başına bir şey gelecek paranoyasını yok etmeye çalışırken, yüreğinden “aslında iyi, sağlıklı ve mutlu” demektir. Aşk mı? Arkadaşlar; 5 senedir bekarım, kocam da beni ondan 3 sene evvel aldatmıştı. Yani 8 senedir güvenip, üzerine bir aşkı inşa edebileceğim bir bağ kurmayı beceremedim. Ne Javier’i yahu; bizde Ali’ler Mustafa’lar kısa süreli, fiziksel tatmine dayalı, duygusal kabızlığın hakim olduğu, kendi bitmemiş meseleleri ile boğuşurken sözde ilişkiler kurarken; senin adam akıllı, şöyle kendini bırakabileceğin bir ilişki, yoluna yoldaş olacak kişi ile karşılaşman mümkün olur mu hiç! Milli meselemiz bu üstelik. Issız Adam Sendromu… Deniz aşırı ülkelerdeki arkadaşlarım bile bu bekarlık halime acıyıp; “gel burada yaşa, sen ancak buralarda aşkı bulabileceksin” diyor. Bu yaştan sonra aşık olacağım diye çok sevdiğim memleketimden mi vazgeçeceğim… Aşksızlıktan kaçan mülteci! Hayır.

Ah Elizabeth. Ey Hollywood… Her şeyi geride bırakıp gitmek, kendini öyle bulmak kolay be güzelim. Gel de yaşamın keşmekeşinde kendini bul. Akşamüstü güneş batarken, çocuğuna rağmen içini kaplayan ve çocuğundan gidermesini istemenin ona haksızlık (ve üstelik çok da travmatik) olacağını bildiğin o yalnızlık karanlığından sıyrıl. Yapmak istediğin işleri para kaygısından dolayı yapamıyorken, sevmediğin işleri öğrenmeyi çalışmayı dene. Bedenin seni terk ederse, tek başına baktığın çocuğuna bakamayacak hale gelirsin korkusuna rağmen değil 4 ay, 2 hafta löp löp mantıları götürmeyi dene. Yok, hayır, kıskanmıyorum, yargılamıyorum da; ama bir karga pozunu öğrenmek için nerelerden neleri kısıyorum bilemezsin; kaşlarım iki parmak, kendime ağda yapacağım diye bacağımı yaktım, geçen hafta kıçı yırtık kotu iki gün giydim diyeyim sana, sen anla…

Hollywood hayalciliği sağolsun, iyi geliyor arada ama yanına biraz da bu gerçekleri koyalım ama bu gerçekler kötü değil, sadece gerçekler. Perspektifini değiştirirsen böylesi de çok eğlenceli, inan.

Ben en iyisi şimdi gidip çamaşır asarken öğrenmeye çalışayım anda kalmayı, Tanrının ve Evrenin mesajlarını dinlemeyi, ruh alemi ile bağlanmayı. Yani en olmadı “deterjan bitiyor, yarın almayı unutma” derler bana. Mesajını içeriğini sorgulamak ne haddimize efendim…

Etiketler : , , , , , , ,

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir